30 Haziran 2016 Perşembe

SAMOS'a Yolculuk Başlasın!

 


Gençler biz kaçar!
Bu akşam otobüs ile Kuşadası, yarın sabah 09:00'da da SAMOS'a feribot!

Biz geliyoruz: uzolar, home-made winelar, frappeler, baby octopuslar, kalamari, zaziki, mücveri, baklavaki, yogurdi... ;)

Arkamdaki tatlı çift bizden 1 gün sonra geliyorlar. Biz muhteşem dörtlü olarak SAMOS'a meydan okumaya gidiyoruz. 

Ezgicik & Cağrıcık aslında bu blog içerisinde hep var çünkü bizim güzel arkadaşlarımız onlar. Onların balkonları hep çok güzel, bizim de hep beraber keyfimiz süper!  

Bakalım onları bulabilecek msiniz?

Bakınız: Guzel Dostlar Biriktirmek



27 Haziran 2016 Pazartesi

Ankara'da Bol Mekanlı Haftasonu Gezmesi!

Hafta sonu Nicky ile aşk dolu 2 gün geçirdik. 
Kalktık mekan mekan Ankara gezdik.
Hiç boş durmadık:

CUMA:


Ankara'nın çirkin çatıları
İşten eve gelir gelmez kaptım Nicky'i dışarı çıkardım. Önce RABARBA'ya gittik. Bestekarda çatı katı bir mekan. Esiyor, püfür püfür! Üstelik Nicky ve ben ilk buluşmamızda - tanışmamızda hatta İstanbul'da balkonlu bir mekana gitmiştik. Balkonun kenarına ayaklarımı dayamış sohbet etmiştik. O günü hatırlattı bana RABARBA.




Sonrasında Nicky tutturdu canlı müzik dinleyelim diye. Eskiden TWISTER'da Belgin çıkardı. Tek kişilik orkestra diye hatun şahane performanslar sergilerdi. Bir umut TWISTER'a gittik ama pop yapan bir gruba denk geldik, sıkıldık. Kalktık arkasından MANHATTAN bar'a gittik. MANHATTAN hala boş, hep boş. Adamlar nasıl iş yapıyor, para kazanıp hala açık kalabiliyorlar hayret ediyorum. Sahnede 7 kişi müzik yapıyordu ama sadece 4 kişi onları izliyordu. O 4 kişiden ikisi de bizdik zaten. Grubun adı neydi? Ne çaldılar? Nilmiyorum. Hatırlamıyorum. Resmen shit faced olmuştuk:)


CUMARTESİ:

Sabah kahvaltıya Nickycixi aldım MAMA'S BOJNIAK BOREK' e götürdüm. Bir tane balkabaklı bir tane de normal kabaklı olmak üzere 2 börek söyledik. Hamurları şahaneydi, incecik! Balkabaklı olanı tarçın ile servis ettiler, Yeşil Kabaklı olanın da üzerine sarımsaklı yoğurt döküp servis ettiler. Çok lezzetliydiler. Hiç resim çekemedim çünkü telefonumun şarjı yoktu.


Çok sevimli minnoş bir yer:)

Daha sonra Nicky işe gitti ve ben de tam eve geçmişken Ülgencik uğradı bana. Süper oldu, lafladık. Sonra beraber Tunalı'ya çıktık. İşlerimi hallettim ve TİNT'de oturduk. Neden mi TİNT? Çünkü Ticket kart geçiyor:) 

PAZAR:

Sabahı ben "Eyvah saatim çalmadı, işe geç kaldım!" korkusuyla uyanıp o günün Pazar olduğunu algılamam için telefonuma bakmam gerekti. Derin bir ohhhh çekerek kaptım Nicky'i bizim simitçiye gittik kahvaltıya. Resim yok çünkü telefonları evde bıraktık. Kahvaltı sonrası Nicky bana paralel park etme antremanı yaptırdı. Hiç o konulara girmek istemiyorum. Sinirden gözümden yaş geldi diyerek bu konuyu burada kapatmak istiyorum. Ama evrenin intikamı acı olur! Bakınız FRANSA - İRLANDA maçına skor 2-1! Yani İrlanda kaybetti. 

Maçı izlemek için Chris ile birlikte önce FAKE PUB'a baktık, kapalıydı. Sonra POOL PUB'a baktık kapalıydı. Biz de RED LION CLUB'a geçtik. Chris'in üyeliği olduğu için içeri girebildik. Bir kaç tanıdık da oradaydı. Beraber yenilişimizi izledik eve geldik.






Not: Mama's Bojniak Borek ve Red Lion için kullandığım görseller bana ait değildir, bilginize...

Psycho Rüyalara Devam! Çok Acayip Kafalar

Dün gece sabaha kadar yine saçma sapan rüyalar gördüm. Hatta yetmedi gecenin bir yarısı kendimi oturma odasında uyur buldum. Evdeki tüm ışıklar açık - sadece oturma odasının ışığı kapalı ve ben de orada uyumuşum. Diyorum ya bizim evde iyi saatte olsunlar var diye, hadi hayırlısı...

Rüyamda babam Ankara'ya gelmiş, beni evime yakın bir lokantada bekliyormuş. Onu almaya gidiyorum. İçerideki yuvarlak, küçük masalardan birinde oturmuş, önünde siyah el çantası ve bir de küçük plastik torbası var. Mahzun biraz. Onu alıp eve getiriyorum ki evim gerçekte yaşadığım evimden çok farklı. Eski ev arkadaşım ile birlikte kalıyormuşum, odalar daha büyük ve geniş. Farklı yani. Sonrasında evden çıkıp yürüyerek bir yere gitmeye çalışıyorum. Mahalle emlakçısının önünden geçerken içeride (şimdiki) proje yöneticimi görüyorum. Üzerinde siyah bir elbise emlakçı ile konuşuyor. Yürüyüp ilerliyorum. Pasaj kapısı gibi bir yerden geçiyorum ki bir anda kendimi çok büyük bir meydanda buluyorum. Bu meydan çöl sarısı renginde, kale surları görünümü verilmiş mermer bir yapıda. Ama bu yapının - köprünün altında masmavi bir su birikintisi varmış. Ne kadar güzel bir su, İstanbul mu burası diye düşünürken fark ediyorum ki ayağımın altındaki zemin sallanıyor. Çünkü suların üstündeyiz. Ve ben yere çömeliyorum, oturur gibi. Ayağımın altındaki zemin de beni hooop karşıya geçiriyor. Otomatik köprü gibi. Sonrasında da bir anda kendimi hastanede buluyorum. Meğersem ben hamileymişim ve doğum yapayım diye hastaneye gelmişim. İnatla hemşireye diyorum ki daha benim ayım var ama o beni hiç dinlemiyor.     -Tamam ama bir şey olmaz, biz şimdi doğumu başlatırız. Senin tarihini beklersek o zaman biz uygun olmayız diyor. Yanımda da bir kadın var - belki annem. Yüzü net değil çünkü. Tartın bakalım kaç kilo almış diyor. Tartılıyorum, sadece 50 kiloyum. Olamaz diyorum, imkansız. O kadın da diyor ki bebeği kontrol etsenize belki de ölmüştür. Bunun üzerine de bir anda odada erkek bir doktor beliriyor ve -Baksana, her ikisi de çok sağlıklı diyerek ekranları gösteriyor. Oradan bebeğin ve benim sağlık durumunu kontrol edebiliyormuşuz. İşte sonrasında da benim sancılarım başlasın diye bacaklarımı havaya kaldırıyorlar, iple bağlıyorlar işe yaramıyor. Ben de hastane bahçesinde yürüyüşe çıkıyorum. Güneşli güzel bir gün. Yavaş yavaş yürüyüş yaparken 4 kişi görüyorum bahçede benden bir kaç metre ötede . IKEA'dan aldıkları şarap ve şampanya kadehleri ile fotoğraf çektiriyorlar. İçkileri içmiyorlar ama içer gibi yapıyorlar. Ben de onların arasına katılıyorum. Muhabbet ediyoruz biraz ve ben de dudaklarımı değdiriyorum içkiye sadece. Acı tadını alıyorum, rüzgar esiyor ve saçlarım dağılıyor biraz...

Sonra da çok susamış olarak kalktım, mutfağa gittim!
P.S.:  Read more? Psycho-Dreams



20 Haziran 2016 Pazartesi

Vegihi (Ankara'nın Yeni Vejetaryen Mekanı)


Bu ara evde pek yemek yemiyoruz çünkü ben artık ne pişireceğimi bilemiyorum. Nicky, vejetaryen diye sebze - bakliyat pişirmem lazım bu demek oluyor ki karbonhidrattan da uzak durmalıyım çünkü ben kilo alıyorum. Zaten piyasada maksimum 5 sebze var, onları da beraber pişirsen (türlü gibi) tüm sebze kotanı tek günde bitirmiş oluyorsun. Ayrı ayrı pişirsen o zaman da doyurucu olsun diye yanına karbonhidrat sıkıştırman lazım. Düz sebze yemekleri de çok sıkıcı oluyor, muhakkak baharat - sos istiyor. Biz Türk milleti de maalesef sos ve baharat fakiriyiz. Ne köri biliriz ne de krema! 

Bu nedenle geçen Cuma bizim evin orada yeni açılan Vegihi adında bir yere gittik. Adı üzerinde vejetaryen restaurant! Çok büyük umutlarla gittik ama pek tatmin olamadık.


Nicky'cik hevesle kuşburnu çayı istedi ve aynen abartmıyorum bu şekilde geldi. Ya o meyvelerin sıcak su içinde "çay" haline gelmesinin imkanı var mı? Tabi ki yok! Bildiğin aromatik sıcak su gibi içti Nicky. Tam hatırlamıyorum ama sanırım 8 TL ödedik bu sıcak sarımtırak renkli suya.



Ben köfte istedim. Tadı da güzeldi, sunumu da. Özellikle yemeklerin yanında patates kızartmasını dayamadıkları zaman mest oluyorum! Porsiyonlar cidden büyük ve doyurucuydu da. Walla hiç hatırlamıyorum kaç para verdik ama sanırım 17 TL olabililir.



Nicky de hata yaparak Pastafaryan diye fiyatı da 12 TL olan bir yemek seçti. Kremalı makarna üzerine 2 tane köfte koyup servis ettiler tamam fiyat çok uygun ama çok yavandı! Hiç bir özelliği olmayan basit bir makarna yemeğiydi. Tabi ki Nicky'cik benim evde pişirdiğim "enfes" makarnalarımdaki "birbirinden değişik tatlara" alışık olduğundan çocuğuma lezzetsiz geldi bu yemek :)

Mekanın azmi takdire şayan! Ama umarım iş yapmayı başarırlar çünkü lokasyonu nispeten hem iyi hem de kötü. Güven hastanesinin sokağında sadece vejetaryen yemekler satarak ayakta kalmayı deneyecekler. Gerçi bu işler hiç belli olmaz, doğru PR ve sanal dünya reklamları ile köşedeki tekel büfesi bile artık prim yapıyor. Ama mekanın bahçesi cidden çok keyifli. Sakinlikte gideyim iki satır kitap okuyayım derseniz ohhhh mis!

What a boring life be azizim!




Hayat çok sıkıcı be azizim! 

Nedense pazartesileri özellikle zaman hiç geçmiyor.
Hemen eve gitsem, biraz alışveriş yapıp evimi toparlasam keşke diyorum. 
Sonra da açsam Game of Thrones'un son bölümünü Nicky'cik ile izlesem. 

Oturup kalmasak burada, masa başında. 

Ne bileyim gün içinde geberesiye yorulsak, gece yatağa gidince yerimizi beğensek, anlamadan uyusak. Bahçe işi yapsak, yürüsek, şu karşıdaki küçük dağa çıksak... Belki azıcık ellerimiz de kanar ya da güneş yakar omuzlarımızı.... Tüm günü denizde geçirmenin ayık sarhoşluğu gibi gece yatağa yatınca bile dalgaların bedenimize çarpma hissiyatını tekrar tekrar yaşayarak uykuya dalsak. Kendi topladığımız kirazları yerken kurt çıksa bir anda içinden, çığlık atıp tükürsek ağzımızdakini.


7 Haziran 2016 Salı

Pınar&Hasan Wedding + Alanya !




Alanya çok çok güzeldi. 
Dilerim ki Hasan & Pınar hep mutlu olsunlar, dışarıdaki bütün kötülüklerden uzakta birbirlerine aşk ile sığınsınlar. Elleri ve kalpleri hiç ayrılmadan gözleri aşk ile konuşsun....



Tam da aklı aklımdan geçtiği gibi mavi renkli Dacia Sandero ile Alanya'ya gittik. Araç süper, üstelik çok da ekonomik. Ankara - Alanya - Ankara + Alanya içinde de gezdik ve 1 depodan az diesel yaktı araç. Deposu da 210 TL'ye doldu. Ekonomik olması iyi oldu çünkü SAMOS hevesimiz yüzünden we are broke canım! 



Düğün için de gitmiş olsak deniz hep güzel! Şu gördüğünüz iskeleden düğün gecesi atlayıp 15 kişi kadar yüzdük! Hayatımda ilk defa böylece gece denizde yüzmüş oldum! Hiç korkmadım çünkü Ülgen'im yanımdaydı. Ülgen tam bir deniz kızıdır, suyun içinde bile nefes alabilir:)


Cumartesi sabahı düğün saatini beklerken biz:) Hepsi benim eski iş yerinden arkadaşlarım, hepsi de çok çok güzel insanlardır. Ayrılmış olsam da o işten hala görüşürüz.  Sırada şu şapkalı Can ile gözlüklü Gizem'in düğünü var. Eylül'de de Gizem&Can Wedding Post yapacağım artık:)

                                                                                                                                                                                                       
Hani demiştim ya DİM MAĞARASI diye, hatırladığımdan da etkileyiciymiş. Cumartesi sabah erkenden kahvaltı sonrası Nicky ile tepeleri çıktık DİM MAĞARASINA geldik. Bu mağara Alanya civarında keşfedilmiş sarkıt - dikitlerin gözlemlenebildiği en uzun  mağaralardan biri diye biliyorum. Bir de sabahın köründe gidince biz içeride bir biz bir de yarasalar vardı. Cidden feci tırstım! Tam olarak sayamadım kaç tane olduklarını ama mağara içerisindeki yarasa kakası kokusunu da hesaba katarsam yüzlerce yarasa vardı diye sallayabilirim:) 







Mağara gezisi sonrası DİM ÇAYI - Pınarbaşı tesisine gittik. Izgara Alabalık yedik. Sanırım sadece Pınarbaşı'nda bu şelale var. Diğer tesisler daha sıkıcı. 

Ben bir kaç kez suya girmeyi denesem de yemedi! Dizlerimden yukarısını sokamadım suya. O bile yetti! Bıçaklar saplanıyor kemiğime gibi canım yandı. 

Garsonun dediği gibi "Abla su -13 derece." :)



Ve işte çılgın bir düğün de böyle bitti!






2 Haziran 2016 Perşembe

Sinem & Kenan Hakkında Bir Aşk Hikayesi (#01)


Gözlerini açtı ve hiç kıpırdamadan bir süre tavana baktı. Yabancı bir çift göz gibi yatakta uzanmış kendi bedenine dışarıdan baktığını hayal etti. Hiç bir şey doyumsayamıyordu. Artık her gecenin sabahı böyle olacaktı. Derin derin nefes alan o adam artık hep kendisinin solunda uyuyacak olandı. Üzerinde fazla düşünmediği bir refleks ile aniden sağında döndü, elleri yastığının altında soğukluğun tadınını çıkarırken boş gözlerle halıya baktı. 

Bugün fazla işi yoktu. Kuaföre gidebilirdi. Spor yapmayı özlediğini fark etti. Kocası, o yorulmasın diye bu yeni evlerine bir de spor stüdyosu yaptırmıştı. Dışarı çıkmadan evinde o ne zaman isterse spor yapabilecekti ama o bu fikre bir türlü ısınamıyordu. Susuyordu. Telefonuna uzandı. Saat 08:24'ü gösteriyordu. Kızlardan mesaj gelmişti. Bugün önce havuza gidecekler sonrasında da kahve içip dedikodu yapacakları Sinem'i de davet ediyorlardı. Mesajın sonunda da gülen yüzler, kalpler, öpücükler vardı onlarca. Yine ani bir hareketle - refleks gibi - Sinem telefonun tuşlarını kilitledi ve yerinden kalktı. Mesaja daha sonra cevap yazarım diye düşündü. Grubun içerisinde en yeni evlenmiş olan Sinem'di. Bugün ki muhabbetin tek konusu da yine onun düğünü, onun aşkı, onun ilişkisi hakkında olacaktı. Kısaca gündem muhteşem kocası Kenan ve onun için ne kadar para harcamaya hazır olduğuydu. 

Mutfağa indi, kahve makinasının kağıt filtresine 2 kaşık kahve koydu ve bir an duraksadı. Çalıştırma düğmesine basmaktan son anda vazgeçti. Onun yerine su ısıtıcısının düğmesine sert bir şekilde bastı. Kocası sabahları kahve içmeyi sevmiyordu. Sinem de artık sabahları daha az kahve içer olmuştu.

Elinde iki fincan çay ile yukarı yatak odasına çıktı. Odaya girdiğinde Kenan'ı uyanmış yüzünde bir gülümseme ile kendisine doğru bakar buldu. Gülümserken gözlerini kısıyordu, küçük bir çocuk gibi ve Sinem bunu ne çok sevdiğini kendine bir kez daha hatırlattı. O gülümsemede geçmiş bir yılın onlarca anısı su gibi akıyordu. Onu çok seven bu adamın yüzünde eski günlerden kare kare geçen anıları izledi. Sinem de gülümsedi yatağa otururken ve önce Kenan'ı öptü günaydın diyerek. Kenan hiç bir şey demeden Sinem'in elindeki 2 fincanı da aldı, komodine koydu. Sonrasında da boşalan her iki eliyle karısını kendine çekti. Seviştiler.
...

Kuaförde işi planladığından uzun sürmüştü, iyi de oldu. Yoksa tüm gün nasıl zaman geçireceğine dair hiç bir fikri yoktu. Eve geldiğinde saat 17:40 olmuştu bile. Mutfağa yöneldi. Kendisi dışarıdayken Fatma Hanım gelmiş, biraz temizlik ile yemek yapıp gitmişti. Onunla da karşılaşmak istemiyordu çünkü çok gereksiz konuşuyordu. Üzerine vazife olmamasına rağmen Sinem'e evlilik ve karı-koca yaşantısı ile ilgili tavsiyelerde bulunuyordu. Sinem hiç kimseyi kıramadığı gibi Fatma Hanım'a da ters çıkamıyor,sessizce onun boş konuşmalarını dinleyip, susuyordu. Bugün onunla karşılaşmamış olduğu için bir an keyiflendi. Fatma Hanım'ı ayrıca güvenilmez buluyordu. Çok uzun yıllar Kenan'ın evinde çalışmış bu kadın onu rahatsız ediyordu. Belki de kocasını kendisinden daha iyi tanıdığını düşündüğü için onu içten içe kıskanıyor bile olabilirdi. Tencerede yeni pişmiş yemeklerin kapaklarını açarken aklına kızlara mesaj atmadığı geldi. Onlar da sonradan bir daha Sinem'i aramamışlardı zaten. Onu kimse özlemiyordu sanki - Kenan'dan başka. 

Akşam bir kaç kadeh içki içmek istedi canı, kocası da birazdan eve gelirdi zaten. Oturma odasında yemek için basit bir şeyler hazırlamaya başladı, viski içmek istiyordu canı. Biraz şam fıstığı ve çikolata da hazırlarken keyfi iyice yerine geldi. Buz almak için buzdolabının kapağını açtığında dış kapının açılma sesini duydu. Biliyordu ki o gelmişti. Koşarak hole çıktı ve Kenan'ın elindeki pahalı çiçek buketini bile almadan kocasının boynuna atladı. Dudaklarından öptü 3-4 kez. Kenan da tek eliyle Sinem'in beline sarılıyor, yavaşça da kalçalarını tutuyordu. İşte mutluluk bu diye düşündü. Huzurluydu bu adamla çünkü tahmin edilebilirdi. Süprizleri bile sıradan ama değerliydi. Onun yanında ürkmene, detayları düşünmene gerek yoktu. Düğün gününü sabahı da böyle olmuştu. Son dakika halledilmesi gereken detayları bile Kenan önceden düşünmüş, adadaki otel sahibi ile organizasyon firmasına uzun ayrıntılı mailler göndermişti. Otele vardıklarında da işlerin "tam olarak" Kenan'ın tarif ettiği gibi yapılmadığını gördüklerinde de Kenan küçük bir sinir krizi geçirmişti. Sinem ilk kez Kenan'ın bu kadar sinirlendiğini ve kendini kaybettiğine şahit oluyordu. 

Gösterişli çiçekleri vazoya yerleştirmiş, oturma odasına koymuştu Sinem. Koltuğun solunda Kenan oturmuş Sinem'in yanına oturmasını işaret etmek için sağ eliyle sağ yanına vuruyordu. Söz dinleyen bir çocuk gibi usulca Sinem gösterilen yere oturdu ve kocasına, çok sevdiği adama sokuldu. Kenan, onu sanki bir başka seviyordu. Hiç bir erkeğin daha önce göstermediği bir ilgi ve şefkat ile Sinem'i şımartıyordu. Alnından, başak sarısı saçlarından öpüyor, aşkını kelimelerle tarif etmeye çalışıyordu. Sanki Sinem'in sevgisi bu adamı beslemeye yetmiyor gibi - aç kalmış çocuklar gibi Kenan her gün daha derin ve şiddetli bir aşk yaşıyordu. Sinem, "Viski koyayım mı?" diye sordu? Kenan da yine gözleri kısık gülümserken "Sen ne şahane bir şeysin!" diye karşılık verdi. Ardında da yerinden kalkarak "O zaman izin ver şarabını da ben sana getireyim dedi." Sinem'in yüzündeki gülümsemesi donuklaştı, "Teşekkür ederim." dedi sadece. Çünkü o şarap içmek istemiyordu bugün ama bir şey demedi, sustu. Daha önce de bununla ilgili tartışmışlardı. Kenan; şarap ve kadın ikilisini birbirine çok yakıştırdığını, dünyada bundan daha seksi bir bileşenin olmayacağını, şarabın da aşk gibi olduğunu ılık ılık bedende akışının doyumsuz zevki hakkında Sinem ile uzun uzun konuşmuştu. Onlar zaten tartışmazlardı. Genelde sonuç bir tür kabulleniş olurdu. O nedenle Sinem gecenin büyüsünü bozmamak için sesini çıkarmamayı tercih ederek kocasının kendisine şarabını getirmesini bekledi. Kenan elinde bir kadeh kırmızı şarap ile çıkageldiğinde Sinem bu gece kendisini uzun bir sevişmenin beklediğini anladı. Kenan'ın bu bir tür aşk çağrısıydı, mumları yakıp kadınını şımartma ibadetiydi...

1 Haziran 2016 Çarşamba

Bazı Küçük Yalanlar Hakkında

Öğle Tatilinde Manzarayla Karşılaştık
Hayatı genelde çok pis ti'ye alırım. Kendi çapımda çok güler, ince düşünür, detaylardan keyif alırım falan. Ne bileyim mesela her yeni gün içerisinde kendi katmanlarımda daha derine iner, içimde var olan duygu ve idealarımdan kolajlar yaratırım (dım) ki  son zamanlarda sanki yeteneğimi kaybettim. Bildiğin agresif, gergin, çatacak yer arayan, biri oldum. İnsan zaten sevmezdim, hümanist tarafımı da katlettim. Gerçekten bazı insanlar bazı anlarda keşke ölse diyorum. 

Ama neden mi? 

Çünkü çevremdeki insanlar yalan söylüyorlar. Bana, yüzüme bakıp yalan söylüyorlar. Sonra ben de diyalog boyunca gözlerimi dikip onların gözünün içine bakıyorum ki rahatsız olsunlar. Yok, nerdeeeeee? Hayır yani attention seeker olmak için bu kadar ucuz bir yol seçmelerini kendime hakaret sayıyorum. 

Yalan söylemek, bir ortamda çaktırmadan osurmak gibi, sınıfta kopya çekip hocanın seni görmediğini sanmak gibi bir şey. Fark edilmemesi imkansız! Bir de ikili teyit etme mekanizması biye bir şey var kardeşim. Senin bana söylediğini çok başka yerlerden - hatta bizzat senin kendinden- alakasız bir zamanda teyit ettirebilme şansım hep cepte. Ama bu tarz işlere enerji harcamak yerine ne mi yapıyorum? Açıyorum  2 bira, içiyorum, fikirlerimin kirini akıtıyorum usulca, mis..... 

Neyse kendime bir hatırlatma:


Yok bir de ben arka planda hafif bir tını da isterim derseniz o zaman OMVANA !

Namaste