3 Eylül 2017 Pazar

Caretta Beach bizlerden yardım bekliyor!

Herkese selam,

Güzelyurt'ta yaşayan biri olarak bizlere en yakın plaj Caretta beach diye biliyorum. Girne'ye gider gibi devam ediyorsunuz ve Akdeniz yol ayrımını görünce sola dönüyorsunuz. 20 dk daha devam edince altın kumsala ulaşıyorsunuz! 



8 km uzunluğunda bir kumsal düşünün ve üzerinde sadece 1 tane Caretta Restaurant isimli bir mekan var, o kadar! Muhteşem güneş batışı manzarası var. Fotoğraflara bakın netten, ne dediğimi anlayacaksınız. Üstelik bu beach deniz kaplumbağalarının yumurtladığı nadir kumsallardan biri! İnanabiliyor musunuz her 100 metrede bir karşınıza kaplumbağa yumurtalarının çıkmayı beklediği yuvalar (nest) karşınıza çıkıyor!

Biz Nicky ile buraya daha önce bir kaç kez gittik ve birazdan açıklayacağım kararı da bu ziyaretler sonucunda almış oldum. İşte buyrun:

1. Ziyaret: Bayıldık mekana! O kadar az insan vardı ki kumsalda sadece biz bize doyasıya güneşin tadını çıkardık. Hemen arkamızdaki restauranttan da soğuk biramızı alıp keyif yaptık. Ben bir ara yürüyüş yaptım ve kumsaldaki plastik, torba ve pislik yığınlarını görünce canım çok sıkıldı. Neyse akıntı getirdi falan herhalde dedim. Sonra tabi acıktık ve o mekanda yemek olarak balık sipariş ettik. Etmez olaydık! Denizden ne çıktıysa hepsini kızgın yağa atıp masaya getirdiler. Fiyat olarak da porsiyon başına 50 TL çektiler ki Kıbrıs'ta bir çok mekanda yemek yedim daha 50 TL porsiyon balık fiyatı görmedim. Adamlar resmen sahtekar! Sinir oldum, orada bir kafaya kazıdım bu olayı. Puanlarını verdim. Neyse sonra eve geçtik.

2. Ziyaret: Nicky ile evde hep başbaşa kalınca birbirimizi yemeğe başlamıştık o da aldı beni bir akşam üstü güneşin batışını izlemeye götürdü. Muhteşem tatlı bir rüzgar, yanımda sevdiceğim, elimde soğuk biram ve karşımda kızıl-turuncu güneş.... Daha ne olabilir değil mi? Ama oldu! Tam 3 otobüs dolusu turist kumsala akın etti!!! Bir anda bizim manzara oldu mu sana insan manzarası! Neyse dedik iyi turistler geliyor. Daha çok gelsinler. Allah bereket versin diye aramızda laflıyoruz bir baktık bu adamları 3 grup halinde sahile tek sıra dizdiler ve tur rehberleri bir şeyler anlatıp ellerindeki kovadan bir şeyler verdiler turistlere. Dedim Nicky aklıma gelen başıma geliyor. Yeminle bunlar turistlere deniz kaplumbağası veriyorlar teker teker ki fotoğraf çekebilsinler. Tabi Nicky inanmadı bana "Kızım mal mısın? Saçmalama" dedi ama yine de yürüyüp adamların yanına gittik ve evet, bingo! Bebek kaplumbağalarla dolu o kovalardan insanlar kaplumbağa alıp denize bırakıyor ve sonra resim çekiyorlar! Ayyy bir tepem attı! Dedim what the fuck!!!! O kova tutan kızlardan biriyle konuştum ve bana dedi ki "biz her gün sahilde turluyoruz va açılmış yuvalar boş mu diye kontrol ediyoruz. Bazen bazı yavrular arkada kalıyor, yuvadan çıkamıyor. Biz onları kurtarıp denize salıyoruz. Yani hayatta kalmalarını sağlıyoruz" dedi. Peki iyi hoş da turist eğlencesi gibi yapılması ne kadar doğru? Neyse gene biz sinir olduk. 

Hadi dedim hesabı ödeyip kalkalım bari ve bir baktım ki kumsalda devasa bir at boku pisliği var! Hay dedim babanın şarap çanağına.... Neyse içeri restauranta geçtim hesabı öderken oradaki kadına dedim ki:

-  Dışarıda, sizin atlarınızdan dolayı at pisliği var temizliyor musunuz? 
-  Hayır dedi.
-  Nasıl yani? diye sordum. 
-  Kaç km burası biliyor musunuz biz temizleyemeyiz wallahi dedi ve arkasını dönüp gitti.

Tabi ben iyice üzüldüm ve kalktık evimize  geldik.


3. Ziyaret: Bu kez de sahil boyunca yürüyüş yapalım diye gittik. Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi restaurantın üst kısmına doğru kırmız ile işaretli yere kadar yürüdük. Kelimelerle anlatılması zor bir manzara ile karşılatık. Tüm sahil boyunca her yer plastik çöp, atık dolu! 


Tüm caretta caretta yuvaları bu pisliklerin arasında kalmış.. Çektiğim görüntüleri video haline getirdim ki bir fikir versin bunları okuyanlara. 
Biliyorum video çok amatör zaten benim de profesyonel olma iddaam yok. 
İş görsün yeter şimdilik.




Tüm bunların sonucunda dün Nicky ile düşündük ki üniversiteler, belediyeler (Girne ve Güzelyurt), Doğa koruma örgütleri bir araya gelse ve hep beraber bu sahili temizlesek ne güzel olur! 1 hafta boyunca sürecek bir event planlanabilir, belediyeler ücretsiz taşıma hizmeti verebilir, o terbiyesiz caretta restaurant sahipleri ATV araçları ile insanları ileri noktalara ulaştırabilir, doğa koruma örgütleri alanı tam olarak tarayıp - zone lara ayırmamıza yardımcı olabilir, Lemar market katılımcılara ücretsiz soğuk su - içecek temin edebilir, yerel basın ve online dergiler de haberini yapabilirler.... Hiç de zor bir iş değil yeter ki iyi organize olunsun ve ben bu yükü omuzlamaya hazırım. Okulların açılıp üniversite gençlerinin gelmesine yaklaşık 1 aydan az zaman kaldı. Kafamdaki takvim Ekim ayı içerisinde bu işi tamamlamak.

 Şimdiden birlik olmanın dayanılmaz hafifliğini hissediyorum. Bu kadar uzun bir yazıyı sonuna kadar okumanız bile farkındalık ve ilginizi gösterir. Şimdiden teşekkürler dostum desteğin için!


1 Eylül 2017 Cuma

Alkol var mı gençler?



Selam millet,

Kıbrıs sıcak, kampus bomboş yemin ediyorum bir Allah'ın kulu kalmadı. Bir ben bir de Nicky kaldık buralarda. Hayır bana göre aslında hava hoş da kampüsteki 5000 kadar kedi yavrusu aç ve susuz kaldılar, bize sardılar! Canım fena sıkkın!

Mama ve su ihtiyaçları doğrultusunda kapıya (teker teker) gelip miyavlıyorlar ve biz de öküz değiliz ya anlayıp kendileri ile ilgileniyoruz. Ya ne yapacadık başka? Hiç.

Bu arada fark ettim ki anne kediler tam bir canavar, gaddar yaratıklar! El kadar bir yavru vardı ortalıkta ve ana olacak kedi anne reddetti, beslemedi o yavruyu. Bizler de ne yaparsak yapalım o yavruya ne su ne de mama yedirebildik:( 
Bugün de o yavrucuk ortalıkta yok, korkarım ki bir yerlerde ölmüş olabilir. Bunu niye anlattım o taş kalpli anne o yavucuğu hiç istemedi diğer tüm kittenları emzirdi ama o el kadar sebiye "tıssss" layıp  durdu!  Orospu kedi diyeceğim ayıp olacak çünkü benim orospularla bir alıp veremediğim yok. Bence hakaret anlamı içermeyen bir kullanım. Neyse amannn çok uzattım.  Şimdi bildiğiniz gibi Kıbrıs'ta alkol ucuz ve çeşitli ve ben de şarap içemeyi seven insanlardan biriyim canlar. 2 bira içsem midem şişer, kusasım gelir ama şarap öyle mi? Yavaş yavaş gider, şişenin dibini bile görürüm alim allah! 

İşte TR'de görmediğim varsa da pahalı olduklarından market raflarında ellerimin bile uzanmadığı bir kaç farklı şarabı denedim ve yorumlarımı iletiyorum:

1) J P Chenet: Beyaz / Sauvignon Blanc : Bu şişeyi eve yakın marketten 20 TL'ye aldım. Fransız şarabıymış. Tadı hiç de fena değildi. Şişesi falan pek bir karizmaydı. Internette baktıgım kadarıyla diyorlar ki bunun Rose şarabı resmen şampanya gibiymiş. Bir dahakine onu deneyeceğim mutlaka. 
Puan: 7/10

2) B&G (Barton Guestier): Beyaz / Sauvignon Blanc: Şimdiye kadar içtiğim en iyi beyaz şarap bu! Ne kokusu, ne ağızda dolandırdığında bıraktığı aroması ne de fiyatı hiç rahatsızlık vermiyor. Bu şişeyi de Girne'deki George Bar'ın yanında bulunan turistlere içki satan yerden 20 TL'ye aldık. Bu da Fransızmış ve bayıldım. Meyveli ve aromalı.... Çok pis gideri var. Bulursanız alın için mutlaka!
Puan: 9/10

3) Mosketto: Refreshing Italian Wine diye şişenin üzerinde yazsa da aslında tam bir şarap değil çünkü alkol derecesi sadece 4% ! Biradan bile hafif lan! Şaka gibi bir içecek bu. Tadı resmen meyve suyu gibi. Tatlı bir meyve kokteyli gibi içtikçe içesin geliyor, şişeyi yalıyorsun. Feci hafif, tatlı değişik bir içecek. Düşünsenize içine buz atıp sıcak yaz günlerinde içtiğinizi.... Uffff şahane. Bunu ben satın almadım komşumuz Fatma bize getirdi ama fiyatını biliyorum markette gördüm. 18,90 TL
Puan: 8/10 (Tam bir şarap değilsin o nedenle 1 puan kırdım senden)

Şimdiye kadar TR'de içtiğim şaraplar içerisinde bu tatlılığa en yakın bulduğum şarap TINI Bağcılık markasının ROSE şarabıdır. Ahan da bu: 



Nadir denk gelir ama bulursanız mutlaka ROSE'sinden bir 5 şişe alın. Yalaya yalaya içeceğinize garanti veririm!


4-5) Mateus: Burada her yerde Mateus şarapları var. Ben de 2 farklı Rose denedim. Bence ikisinin de tadı birbiriyle aynıydı. Süper marketlerin bazıları kampanya yapmış ROSE şişesi 17,90 TL ama marketlerde 21 TL'ye satıyorlar.
Puan: 6/10


6) Sancerre: Bunu da ben almadım arkadaşım Sercan bize gelirken hediye getirdi. Fena değildi normal bildiğiniz beyaz şarap işte. Fransızmış bu da. Ben hiç anlamam şaraptan bu arada. Belki de bu en iyisidir ben bilememişimdir. Fiyat konusunda fikrim yok ama marketlerde bakınır bulursam sonra bu yazıyı update ederim.
Puan: 6/10


Özetle durum budur. Bol alkollu keyifli bayramlar dilerim....








10 Ağustos 2017 Perşembe

Kıbrıs Pahalı mı?

Kıbrıs'a taşınalı tam 1 hafta oldu hatta 1 hafta 2 gün bitti bile. Zaman aşırı hızlı geçiyor anlamıyorum sanki yine çocuk oldum ve yaz tatili yaşıyor gibiyim. Ne zaman Ağustos ayına geldik, okulun açılmasına ne kadar az gün kaldı diye hayıflanıyor ruhum...

Kıbrıs baştan söylemeliyim ki ya tam bir delice sevgidir ya da nefret edip kaçmak istediğiniz kuru bir ada parçasıdır! İnsanları gariptir, havası kuru, denizi sığdır ve size ya yuva olur -sevmeyi bilirseniz- ya da düşman gibi içten içe kemirir bitirir... Neyse biraz daha zaman geçsin o zaman daha derin analizler yazarım, şimdilik bana en çok sorulan soru ile devam etmek istiyorum:

-Kıbrıs pahalı mı?

Bu sorunun cevabını ben de inanın sizin kadar tam olarak bilemiyorum çünkü bazı kalemler evet sanki aşırı pahalı gibi beliyor bana ama bazen de sanki TR ile aynı diyorum. Bugün Güzelyurt Lemar Markete gittik ve biraz mutfak alışverişi yaptık. 

İşte fişi de bu:

Fazla bır sey okunmuyor farkındayım, idare edin artık.
Her aldığımız malzemeyi kıyaslamayacağım ama belli bir kaç markanın ürünleri ve fiyatlarını Türkiye Migros fiyatları ile kıyaslayacağım, hazır mısınız?

         LEMAR_KIBRIS            v&s         MIGROS_TURKIYE







Bunların dışında aldığımız sebze - meyve (kg) de şu şekilde: 
Aynı şekilde ilk fiyat bugun LEMAR fiyatı ,ikinci fiyat ise TR:

MUZ: 3,25 TL /  7,5 TL

KABAK  : 3,45 TL  /  2,99 TL

MANTAR: 18,50 TL /  9,95 TL

SOĞAN:  1,49 TL /  2,25 TL

PATATES: 1, 95 TL / 4,95 TL

SALATALIK: 1,90 TL / 1,99 TL

KARPUZ: 0,75 TL / 0,79 TL


 Bu arada fişte bilemediğim 2 kalem de ürün dikkatimi çekti şimdi. Nicky yapmıştı ödemeyi kasada pek bakmamıştım ben, dert oldu bana şimdi onlar nedir diye bakmam lazım:)

Özetle bu şekilde umarım işinize yaramıştır. Bu küçük market alışverişinden yola çıkarsak hayır Kıbrıs pahalı değil diyebiliriz ama yukarıdaki 10 kalem böyle bir çıkarım yapmak için yetersiz olabilir... What ever....

Bir de şu askeri kantin olayı nedir? Biz girebiliyor muyuz? Var mı bilgisi olan?

Haa bu arada biri alkol mu dedi? 
                                       Hürmetler:)

Bu şişeler 70'lik beyler, dağılabilirsiniz.



22 Temmuz 2017 Cumartesi

Bu bir iç boşaltma ona buna giydirme yazısıdır, teşekkürler




Not: Bu yazımda ağzımdan kötü sözler çıksa da aslında aşağıda bahsedeceğim tüm insanları sevdiğimi belirtmek isterim. Sadece bazen bazı şeyler çok fazla geliyor!

Benim hayatımın odak noktası başkalarına bir şekilde bağlı olarak ilerlemesi. Bu da feci şekilde canımı sıkıyor.

Genelde 2 ayda bir kendimi evde ana avrat küfüt ederken buluyorum! 
Koduğum insanlarının benden beklentileri hiç bitmiyor!!!

Son 2 haftamın özeti ise şöyle:

Nicky Beyin beğendiği arabaların satıcılarını tek tek ara
Randevu al
Nicky Beyin konumunu onlara yolla, geri Nicky'i ara haber ver
Stevin yatağını sat
Steve için nakliye bul
Steve için eski ev sahibiyle konuş
Steve için avukat ile konuş
Kendi ev sahibim için yeni kiracı ile kontratı ben yapıyorum
Ben kargoya veriyorum
Ben takip ediyorum
O gelince Steve ile elektrik su aboneliğini değiştirmeye git....

falan filan....

Yaa internetten ikinci el kullanılmış bazalı yatak satıyorum elin Yasir isimli bebesi 40 tane soru sordu. Nerden aldın, yatak "spring" mi?, ebatları ne, nakliye hangi saattler arası olur falan filan. Bazalı tek kişilik yatak işte 200 TL amına koyiyiym. Bu kadar soru soracaksan git 0 al!!! 

Bir de şu an belki gereksiz sinirli olabilirim ama ek olarak da Nicky'nin satın aldığı o çirkin Opel varya bozulmuş, yolda kalmış!!! Arabanın farları bile yanmıyormuş!!! Yaa bir kez olsun bu adamlar bizi neden dinlemez ki anlamıyorum!! Sonuçta gece gece Merve arabayı satan adamı ara, internetten tamirci bul, yarın için randevulaş, şu numarayı ara, lokasyon söyle.... Telefon faturam kol gibi oldu daha anlatamadım bebeye!! Öküz evladı başka ülke Kıbrıs her aradığımda kol gibi şişiyor faturam. Şimdi bilmem kimlerle bilmem nerede barbekülü parti yapıyorlar. Arkadan geliyor Türkçe konuşan karı kız gülüşmeleri. Canım dedim sen ara adamları eminim o yanındaki hatunlar konuşurlar tamirciyle telefonda!! Resmen kendimi enayi gibi hissediyorum!

Haa bu arada arabayı satan adam dedi ki "Triger kayışı kopmuştur!" yaa dedim canım sen arabayı bize satmadan tuhsattki motor numarası ile netten baktım; Z14XE.... ile başladığı için triger kayışı yok zinciri varmış. Olmayan kayış kopamaz yani canım dedim. O zaman vantilator kayışı kopmuştur diyor. İlla bir kayışı koparacak, adam taktı. 

Neyse gidiyorum şimdi, darlandım iyice

Bye






Kuaför Macerası ve Sarı Saç Takıntısı Hakkında

Günaydın,

Hayatımın küçük kabuslarından birini yaşamaya KUAFORE gidiyorum şimdi: Beni tanıyanlar bilir tam bir sarı saç sevdalısıyım. Hep derim ben yanlış doğmuşum, ruhum resmen sarışın benim!! 

Bu arada hiç de mütevazi olamayacağım ama her renk saç özellikle de sarı saçın bana yakıştığını düşünüyorum.  
(Bir ara her renk olan saçlarımın resmini koyarım bakarız)

Ankara'da 2006 senesinden beri gittiğim süper bir kuaför var Bayılıyorum o adamlara. İki kardeş beraber çalışıyorlar ve bunca senedir bana yeri geldiğinde hem abilik hem de dostluk yapmışlardır. Bunca sene içinde onlar evlendi, çocukları oldu ve hatta büyüdüler bile... Tüm bu yaşanmışlıları beraber biriktirdik ve benim için çok kıymetliler. 

Ama özellikle son 2 gidişimden o kadar da memnun ayrılmamıştım. Bir şekilde ya dip boyamın tonunu beğenmemiştim ki sonradan hiç bir ücret almadan bana yeniden dip boya yapmışlardı ya da röflelerimin tonu bence hiç tutmamaştı yaşlı gibi hissetmiştim kendimi ordan çıkınca. 

Bunun üzerine tam bir risk alarak evimin yakınındaki bir kuaföre gittim Nisan 2017 de. O sırada teyzem buradaydı zaten ve parasını da o veriyordu. Fazla üzerinde düşünmeden aşağıdaki bu iki resmi elime alıp "İşte böyle bir saç istiyorum" diyerek sabah 09:00 da girdiğim berber dükkanına:

Örnek saç 01

Örnek saç 02

Akşam saat 19:30 itibariyle böyle görünerek çıkmaya zorlandım:

Bu arada saat 19:30 olmuştu!





Adam sadece saçlarımı OLAPLEX ile açtı ve bıraktı. Ne bir dip boyası ne bir gölge atma yok! Zaten Olaplex ile açacağım süper olacak diyip bir ton da paraya anlaşmıştık. Resmen kandırdı beni. 

Sakın kızlar OLAPLEX diye bir şeye inanmayın. Saçlarım hem aynı oranda zarar gördü hem de beyaz gibi bir renk oldu. Benim ısrarım üzerine bir dip boyası yaptı ve üzerine bir de ekstra para istedi. Vermedim! 











Ben elimde foto ile gidip bu saçı kaça yaparsın diyerek parada anlaşmışız zaten üzerine dip boyası yaptı diye ekstra para talep etmek ayıptır, yemezler!

Neyse tabi aradan geçen 4 ay içerisinde doğal olarak saç rengim nispeten koyulaştı ki sarı saçlar koyulaşır. Şimdi ki görüntüsü de böyle:


Benim über komik arkadaşım Ülgen'in yaptığı bir tespit var. Der ki; "kuaförler saç rengini açabildiği kadar açar ve sonrasında da bak elim ne kadar süper hiç kopmadan, yakmadan açtım saçlarını" derler. (Çok haklı bence)

Bu kez yine elimde bir foto ile kendi kuaförüme gidiyorum. Belki aranızda tanıyanlarınız vardır. Gurbetçi Aile'den Tuba'nın saçlarını çok beğeniyorum. Bu resmi referans alıyorum bu kez kendime. 

Gurbetçi Aile - Tuba

Son olarak benim kuaförümün bu aralar küllü saç takıntısı var ki ben hiç beğenmiyorum. Yaşlı insan saçı resmen. Ben böyle saman sarılarını, sun kiss renklerini beğeniyorum. Enerjik olmalı saç rengi. Soluk değil!! Kısaca kendi zevkine göre bir sonuç çıkabilir endişem var, göreceğiz.

Neyse bu yazımda kimseyi rencide etmemek adına kuaför isimlerini vermedim. Ama bugün akşam eve geldiğimde memnuniyet dereceme göre isim verebilirim.

Ha, bir nokta daha var: Benim kuaförüm önce paket atıp sonra dip boya yapıyor (o kötü kuaför de böyle yapmıştı) ama sonradan hem youtube da izlediklerimden hem de teyzemle konuştuğumda fark ettim ki bazıları da önce dip boyayıp sonra paket atıyormuş. Bu ne fark yaratıyor bilemiyorum. Önemli bir ayrıntı mı onu da bilemiyorum.

Neyse ben kaçar, gün beni bekler,

Byeee

19 Temmuz 2017 Çarşamba

İşler Güçler - Bir gün daha bitti...



Ayrancı'nın güzelliklerinden biri

* Steve (evimin yeni kiracısı) için anahtar çoğalttırdım.

* Kalktım gittim evine ona teslim ettim.

* Kızılay'a yürüyüp dolmuşa binip işe geldim.

* Sağlık testlerim için Liv Hospital'dan randevu aldım.

* Digiturk abonelik iptal dilekçemi faksladım (ama iletilemedi sanırım)

* Öğrenim kredisi ilk taksitimi haşırt diye ödedim.

* Booking.com dan bir ara hayaller kurarak yaptırmış olduğum Athina otel rezervasyonumu iptal ettim.

* Ev eşyalarımın satışı için bir kaç foto, network olayını hallettim.

Şimdi de anlamsız şekilde kendimi çook yorgun hissediyorum. Bir an önce eve gidip koltukta mayışıp kalasım var...

Haa bir de Nicky şimdi Kıbrıs'taki arabamızı teslim almaya gidiyor. Resmi olarak dün satışı yapıldı, bugün de araç temizlendi. Şimdi teslim almaya hazır. 

Yapılacak işlerden bir tanesine daha tick atıyoruz...


17 Temmuz 2017 Pazartesi

Bazı Arabalar Çok Çirkin !

Hola,

Kıbrıs hayatımın başlamasına son 2 hafta kaldı (yaşasın). Kirada oturduğum evimi bir arkadaşıma devrediyorum, eşyalarımın bir kısmını ona satıyorum, bir kısmını başka arkadaşlarım sağ olsunlar satın alıyorlar, arabayı da sattım gitti... 

Hala yapmam gereken çok şey olsa da en azından artık önümü görebiliyorum. 

Bu arada bundan sonraki paylaşımlarımda Kıbrıs ile TR'yi maddi açıdan karşılaştırmaya karar verdim. İşe şimdiden araç konusu ile başlayayım dedim çünkü bugünlerde gündemimiz bu. 

Malum 98 Model Ford Fiesta aracımı 15.400'e sattım.

Minik Kuş'un şimdi çok tatlı yeni sahipleri var.

Cebimize paramızı koyunca da başladık Kıbrıs'tan araba bakmaya. Nicky her zaman ki gibi hep çok çirkin arabaları beğendi. Anlamıyorum bu erkeklerin Volkswagen sevdasını. Vardı bir tane beğendiği bir şey, eski model de olsa neymiş taş gibi arabaymış falan filan diye beni kandırmaya çalıştı. Diyorum ki o eski Polo'ya 13.000 TL (2000 model) verene kadar 2009 model Citroen arabalar var (16.000 TL'ye). Fıstık gibi işte, değil mi? Ama değil. Anlaşamadık sevgilimle. 

Bunun üzerine kendisi gitti başka bir çirkin araba beğendi! İşte bu, 2004 model Opel Astra 1.4 model arabayı almak istiyor, hatta pardon satın alıyor bile! Kullanmış çok sevmiş, motoru sağlam arabaymış bunların falan filan.. 

Sanki sanayide çırak nereden anladı acaba?


Bir kere bana diyor ki "Darling, it is a hatchback car! You will love it. It is very compact" Abi hatchback görmesek tamam da... Bildiğin çirkin bir sedan araba bu! Compact falan diyerek sevdirmeye çalışıyor bana aklı sıra arabayı! 

:/


2004 model Opel Astra 1.4 / manuel - benzinli 14.000 TL'ye anlaştılar gibi.Çarşamba bakalım satın alım - devir işlemleri olacak.

Bu yazıları okuyan varsa aranızda cidden bir yorum yapın. Güzel mi çirkin mi? Alınır mı bu araba? Yani Güzelyurt - Lefkoşa arası tek yön 32km falan ki ben her gün o yolları gidip geleceğim gibi duruyor. Bununla rahat rahat 100 -120 yapılabilir mi? Bir kereseinde Hyunda i10 kiralamıştık ve ben hiç fark etmeden 120 yapıyordu araç, kasmadan gidip - gelmiştim o yolları. Yani bu araçta böyle konfor sağlar mı acaba? 

Bu arada sahibinden.com da baktım TR de bu aracın piyasası 25.000 TL ile 35.000 TL arası değişiyormuş. (Ama bir tane bile bu bordo renk araçtan 2004 model olarak bulamadım. Acaba bu araba daha eski model mi? Nicky'i kandırıyor olmasınlar?) 


Ufff yabancı sevgilin mi var derdin var arkadaş!



7 Haziran 2017 Çarşamba

Freddy the "Fiesta" Araba İncelemesi (Bayandan Az Kurcalanmış)

Gençler Selam,

Bir kadın olarak pek fazla hareket ettirilemediğimiz bir alan olan “arabalar” ile ilgili sizlere küçük bir paylaşım yapmaya karar verdim. Kendi arabamı yakında satacağım ki malum Kıbrıs’lara gidebileyim.
Ama ben küçük kırmızı arabamı çooooook seviyorum o nedenle anı kalsın diye birkaç şey yazmak istedim.

Öncelikle kendisi dostlarımın arasında “Küçük Kırmızı Araba” olarak bilinse de gerçek adı Freddy the Fiesta. Bu ismi ona ana-babası olarak biz verdik. Çünkü canımız öyle istedi. Ayrıca Ford – Fiesta: Freddy şeklinde de serbest çağrışım yapmıştık. 
Neyse.


Şimdi benim sevimli arabam bir kere boyut olarak küçük ama hacim olarak yeterlidir. 
Tüm insanlığın yatak odasında bile isteyeceği türde mükemmel ebatlara sahiptir. 
Ön yolcu koltuğu tarafındaki panelde bir tür tasarım devrimi yapılmıştır.
O bölüme kazandırdıkları ekstra alan sayesinde yan koltuğunuzda oturacak her tür iri kıyım adam rahat rahat homurdanmadan seyahat edebilmektedir. Böylece “çek sağa kızım, bırak ben kullanayım! Off daraldım” gibi söylemleri hiç duymadım.

Resmi internetten buldum, temsilidir ama aynen böyle benimki de.
Arka koltukta çok az seyahat ettim ama bence orası da mükemmel. Sonuçta benim arabamın arka koltuğu yanı. Oturduğunda sana masaj yapacak değil ya!

Freddy 1998 doğumlu yani 19 yaşında bir genç! Hem kendi tecrübeleri var istifade edebileceğiniz hem de biraz asi! Ne demek istediğimi anlamak için siz onu bir de rampa kalkışlarında görün. Tam bir çılgın :)

Deposu (sanırım 42 lt) ve 155 TL gibi bir fiyata fullenebiliyor ama kaç km gidiyor derseniz bilemeyeceğim. Hafta içi her gün işe git gel 30 km (günde), hafta sonları da keyfe keder toplam 20 km yapıyorsam. Ortalama 20 – 25 günde bir benzin alıyorum. İşte siz hesap ediverin artık kaç km gidiyormuş full depo ile. Mesela 19 Mayıs’ta Nicky ziyaretime geldiğinde depoyu fullemiştik ve ben 5 Haziran’da yeni 50 TL benzin aldım. Yani arkadaş bence ekonomik. (Çok gezdik yani)
1 full depoyu, maaşınız yatınca alıyorsunuz sonrasında da bir 50 TL kaynak yapıp hooop yine diğer ay geliveriyor. Bu da bana yetiyor.

Yaklaşık 2 senedir kendisi bende ama şimdiye kadar beni 1 kez bile yolda bırakmamıştır. Haa yaramazlıkları olmadı dersem yalan olur. En sık yaptığı şaka akünün bitmesiydi. 
Çünkü kendisi farları açık kaldığında uyarı vermiyor.
Böylece sabah işe gitmek için araca geldiğinizde kapıları bile açacak güç bulamıyorsunuz araçta. O zaman ne yapıyoruz? Sevgili taksici abilerimizden yardım istiyoruz ve 20 TL karşılığı 10dk içerisinde kendimiz yine yollarda buluyoruz.
Bu eylemin sonucunda radyo sıfırlanıyormuş. İlk öğrendiğimde ben şoook! Kod lazımmış girmek için. Bildiğin internette falan arattım nasıl crack yaparız kafasında. 
Sonra forumlarda biri demiş ki kullanma kılavuzunun içinde yazabilir.
İşte o zaman öğrendim ki torpido gözü gizli bir dünyaymış ve evet şifre de orda yazıyormuş.

Bu 2 senelik zaman diliminde polis beni şimdiye kadar 1 kez durdurdu. O da Cinnah ile Rixos Otel arası yolda 5 senedir duran polisler var ya onlar çevirdi bizi. Tabi biz panik çünkü direksiyonda Nicky var ve kendisinin ehliyeti hem yabancı hem de Nuh nebiden kalma.
Yani emniyete gidip TR ehliyet çıkartmalıydı hiçbir zaman yapmadı. Ahaaa dedik yedi cezayı! Benim kafamda bunlar dolaşırken polis abi sordu aracın sahibi sen misin? Evet dedim benim. O da hemen yapıştırdı ardından asıl soruyu: 

“ O zaman neden aracınızda sahte plaka takılı?”

Haydaaaaa….. 

Bu da nereden çıktı şimdi? 
Ben laf gebelemece tabi: Ne sahtesi? Nerden biliyorsun sahte? Bak ruhsatım var? Nasıl yani?....  

  - Dedi mühür yok bu plakalar üzerinde. Ben de mühür mü? Bunlar olmasın diye kağıt parçalarını gösterdim plakaya yapışık. O dana bana kibarca hanımefendi mal mısınız? Onlar sticker, mühür – soğuk damga gibi bir şey dedi.

  -Ahaaa dedim bagajda var benim 2 tane plaka. Onlar olmasın? Açtık bagajı ve bingo. Orijinal plakaları bulduk.

 - Polis bana dedi ki hanımefendi neden aracımın bagajında plaka var diye sorgulamanız mı? Yok dedim sorgulamadım. Hiç düşünmedim bile bu konuyla ilgili dedim.

Sonradan öğrendim ki insanlar araçları daha temiz gözüksün diye (aynı sayı ve numaralardan yani) plaka yaptırıp araçlarına takıyorlarmış. Ama bunun cezası da yalan olmasın 480 TL mi ne dedi polis.  Sağ olsun ceza yazmadı tabi, git hemen en yakın tamirciye – bir yere değiştirsinler plakalarını dedi.

İşte o plakalar Nicky ile en büyük kavga sebeplerimizden biri oldu. Kendisi bir erkek olarak işe yaramak istedi ve plakaları kendi değiştirebileceğini söyledi eğer ben ona vidalama zımbırtısından alırsammış. Yaaa dedim bi s…… Ben, o vakit kendim de takarım o plakaları!
Neyse Allah büyük. Tam o sıralar ben otoparktan çıkarken aracın ön burnu değmiyor değil mi bir yerlere diye kasarken sol dikiz aynamı ağaç dalına çarpıp kırmıştım. 
Onu değiştirtmeye Ulus’a gittik de plakalar da beleşe vidalanmış oldu.

Ahhhh ahhh ne anılar ne anılar….

Anlat anlat bitmez ama sürprizi sona sakladım.
Bu bizim Freddy sen durduk yere, hiç sebepsiz yani, bir anda farlar açık kalınca uyarı vermeye başladı! İnanmayanlar için işte video:

Bu böyle 2 – 3 ay kadar devam etmişti. Sonra geçenlerde aracı tamirciye götürdüm, bir senedir eli değmemişti kimsenin bir bakılsın demiştim ki işte aracı geri tamirciden aldığımda artık uyarı vermez olmuştu!
Tamirciler arabamı bozdu resmen:( 
Onu hadım ettiler gibi! 
Ruhuna bıçak sapladılar, kesip attılar havalı tarafını gibi hissediyorum. 
Anlıyor musun? 

Neyse özetle arabam şekil, önümden çekil!

Varsa arabamı satın almak isteyen mail atsın, nokta olsa yorum yapsın. 
Ben gelirim siz nerdeyseniz, rahat olun. Kasmayın, ok?

Cheers.

4 Haziran 2017 Pazar

En Sadık Dost Depresyon




Baştan söyleyeyim bu biraz uzun bir yazı olacak. Genellemeler, fikir ve tavsiye vermeler benim işim değil. Sizin doktorunuz ne diyorsa o doğrudur sakın aptalca çıkarımlar yapmaya kalkmayın burada okuduklarınızdan. Ben bunları yazmak istedim çünkü hem bir tür itiraf olsun bana hem de 30 yaş planlarım arasında depresyonsuz bir hayat planım var ki kendi yol haritam belirsin. 

Sanırım sene 2008'di ilk kez kendisiyle tanuştım. Ne olduğunu anlayamadan gününü gecesini benimle geçirir olmuştu. O zamanlar hemen panik yapıp psikiyatriste gittim. Devlet Hastanesinde bir doktorla 10 dk kadar konuştuk. Bana dedi ki depresyonda olabilirsin ya da şımarıklığından kalkmış buraya da gelmiş olabilirsin. Olay beyindeki o sinirlerin birbirileriyle sağlıklı iletişim kuramaması gibi bir açıklama yapmıştı. İlaç olarak Efexor Xr ve uyumama yardımcı olsun diye de Laroxyl verdi gönderdi. Belki bir 20 gün sonunda kendisiyle yine görüştüm bu kez de 3. bir ilaç olarak hemen Seroquel ekledi günlük kokteylime. Tabi ki ben yine çok mutsuzdurm. Gizli gizli içki içiyordum. Hatta içki içecek yer bulamıyorsam çantama gizlediğim milller şişelerini evimize yakın LcWaikiki mağazasının soyunma kabininde kafama dikiyor, sonrasında kalabalığa karışıp yokluk oluyordum...


Sonları anladım ki olay kafanı meşgul etmekle ilgili. Ben de günde 14 - 16 saat barda garsonluk yapmaya başladım. Sabaha karşı eve saat 4'te gelip Aspava'dan dürüm soyleyip TV karşısında uyuyor sonra saat 12:00 gibi uyanıp duş alıp yine işe gidiyordum. Böyle bir 6 ay kadar devam ettim ve evet her gün içtim de.


Sonra kendimi bir ara güçlü hissedip kafama göre hapları almayı kestiğim bir dönemim olmuştu ki bir anda çok feci çöktüm. Geceleri ağlama hissiyle uyanıp saatlerce sigara içip karanlıkta evin köşelerinde oturuyordum. Sonra haplarıma yeniden başladığımda da bu kez dozları fazla geldi ve 24 saatten fazla uyudum ilk günü. Bara işime çok geç kalarak gittim ve kendimi değersiz rezil hissettiğimden o gece devamlı ağlıyordum ve beni eve yolladılar. Sen git bugün çalışma dediler. Hatta bar işletmecisi abimiz "Kızım mal mısın insanlar çok uyudum diye ağlar mı? Salak mısın?" diyerek olayın aslında ne kadar da kof olduğunu bana göstermeye çalıştı.


Sonra psikiyatrist yardımıyla tüm ilaçlarımı bıraktım. O dönemde de deli gibi elim titriyordu. Tekila shot servis yaparken titremekten dökülüyordu içki ama sanırım en fazla 4 gün sürdü bu durum ve geçti. Sonrasında ben de Work & Travel ile Amerikaya gittim. Orada hiç ilaç kullanmadım ama her gün rezil kopekler gibi sızana kadar kusana kadar içki içtim. Çok güzel bir yaz geçirdim. İyi ki de yapmışım. Fırsatınız varsa gidin derim mutlaka.


Evet Amerika'da McDonalds'ta çalıştım.
Amerika macerası bitti Eylül'de kalktım Ankara'ya geri geldim. Okulum hala tam bitmemişti ama iş lazımdı. Ben de duty free den aldığım bir şişe Cardinal Melonu mutfakta oturup bitirken sayısız yere iş başvurusu yaptım. Bir kaç gün sonra da bir firma aradı iş görüşmesine gittim ve ofis hayatım böylece başlamış oldu.

Ofis kızı olduğumda başlarda hayat çok güzeldi. Maaşımı alıyorum, her gün işe çift vasıta ile gidip geliyorum ve yine haftada 3-4 kez dışarı çıkıp partiliyordum. Aradan böyle 4 sene kadar geçti. Bir anda yine depresyonun o unutulmaz melankolik hissi, kendini ve hayatını değersiz hissetme duygusu beni yine vurdu. Bu kez insanlara karşı da sinrliydim. Sadece kendime değil dünyadaki acıların hepsi için hıçkırarak ağlıyordum. Tüm savaş çocukları sanki kardeşimdi , dünyada yaşanan en sıradan terör olaylarını sabah işe gitmeden TV den görünce göz yaşlarımı tutamıyordum. Doktora gittim. Bu kez Madalyon'a gittim. Adam beni dinledi ve dedi ki evet hayatında değiştiremeyeceğin şeyler var kabul et. Kendini suçlu hissetme çünkü sende hata yok. Ailen böyle ve hiç değişmeyecekler evet insanlar maalesef böyle onları da değiştiremezsin. Bana ilaç vermedi. Sosyalleş ve abartıya kaçmadan iç hatta dedi. İyi gelmişti bana onunla konuşmak ama inatla dedi ya değiştiremezsin bir şeyleri diye. İşte o kısmı ben tersden anladım ve gittim işimden istifa ettim. Planım kardeşimin yanına Belarus'a a taşınmaktı. Hep kendime tekrarladığım bir cümle vardı dilimde: "Hayatta neye sahibim ki? Bir hiç. Aile yok, iş-kariyer planlarım yok, işe yaramaz bir diplomam var, sevgilim yok, kendi evim bile yok!" Bu söylem aklımda gideyim dedim gidemedim. Başta ailem otur oturduğun yerde dedi. Hayat bu kabul et. İşin gücün var çalışıyorsun işte dedi. Ben gidemedim ama tek başıma kendi evime çıktım. Artık bir evim yuvam vardı ve bunu korumak için çalışmam lazımdı. Kısaca kendi kendimi tuzağa düşürdüm.


Sanırım aradan yine 1-2 yıl geçti. Yine kutilerim beni içten kemirir olmuştu. Bu kez çalışıyoruz ya paramız var azıcık kalktım bir ton para vererek başka bir doktora gittim. Öküz bana dedi ki senin problemin çevrendeki dost dediklerin. Benimle terapiye başlarsan anlayacaksın ki sen arkadaşlarını sevmiyorsun. Onlarla içki içmemelisin. Hepsinden kurtulup tek başına özgürleşmelisin. Tartıştım adamla. İnatla diyorum ki bak dostum hayatta hiç bir şeyim yok sadece haftada bir kaç kez görüştüğüm arkadaşlarım var. Nasıl olacak bu iş? Neyse bir daha gitmedim onu görmeye.

Ardından da yine Madalyon'a gittim. Bu kez görüştüğüm doktor da bana inatla dedi ki senin öfke kontrolu sorunun var ve bana kokteyl gibi yine 3 tane ilaç dayadı.  Hatta daha önce hiç aklıma gelmemiş olan şahane tavsiyesini de verdi: "Eğer daha az alkol kullanmak isterseniz bardağınızdakini soda ile değiştirmeyi deneyebilirsiniz." Cidden yaa? Vay anasını, nasıl olur da ben bira içmek yerine barda soda içmeyi denememiştim ki? (Yarrak kafalı)

O ilaçların arasında da adı Wellbutrin olan lanet şey de vardı. İlacı aldığımın ilk günü evime gelip yerleri sildim (yeşik renkli olan ile) ve Snowpiercer izledim. Sonraki 1 sene boyunca her gün ve gece o filmdeki sahneler durduk yere aklıma geliyordu midemi bulanıdırıyordu düşünmek bile. Artık yer temizleyicisi olarak yeşil renk sıvılardan alamıyorum yine midem bulanıyor. O ilaç ile sigara kokusundan da tiksinir olmuştum. İçki içemiyordum. Ama içmek de istiyordum. Tabi ki yan etkileri 2 hafta kadar sürdü ben yine eski rezil yaşantıma geri dönmüştüm.


O dönemde Fethiye'ye arkadaşımı ziyarete gittim. Hayatımda ilk kez başkasının evine misafirliğe gitmiştim. Çok güzel zaman geçirdim. Dostumla uzun uzun konuştuk ve ben ilaçları yine kafama göre bıraktım. Bu kez kendimi iyi hissediyordum ama. 


Hayatımdaki azıcık güzel insanlardan biri..
Ha bu arada da yukarıdaki süreçte ağzıma sıçan acılı 2 tane de aşk yaşadım bitti. Adamlar beni aldatıp defolup gitmişti. O dönemlerde çöksem de onlar depresyon değil diye girmedim o mevzulara.

Neyse sonra internetten sevgili bakınmaya başladım ve hayatıma Nicky girdi. Çok güzel bir 2,5 seneyi beraber Ankara'da geçirdik ve o şimdi Kıbrıs'a taşındı. O giderken yine kafamda kendimle yapmak istediğim güzel planlar vardı. Sadece 3 gün kadar sürdü. Sonra ben onun yokluğunda yine çok içki içmeye başladım, evimi hemen hemen hiç temizlemiyorum. Ayakkabımda bir leke mi var umrumda değil uğraşıp onu silmiyorum bile. Koltukta uykuya dalarken kafamdaki toka canımı yakıyor ama çıkarmaya üşeniyorum... Yine mutsuzum. Dışarı çıkmak beni sinirlendiriyor. Trafikteki insanların öküzlükleri beni yoruyor. Mekanlardaki ayarsızlıklar beni delirtiyor. Ofisteki yapmacıklar bana zaman kaybı geliyor. Kısaca ben de gitmek istiyorum ve bu kez bakalım ailem de tamam diyor...


Biliyorum ki hayatı yaşanılır kılmak için birilerine veya onaya ihtiyacımız yok ama benim için durum farklı. Ben güne uyanıp eyleme geçmeyi kendi adıma yapamıyorum hayatımda bana değer veren biri - bir şey varsa o zaman enerjik oluyorum. Kıbrıs ve 30 yaş planlarım ile umarım ben de değişeceğim ve her şey daha güzel olmasa da farklı ve anlamlı olacak diye umuyorum...


Sevginin gücünü hepimizin hisstmesi dileğiyle....

  



30 Mayıs 2017 Salı

4 Koldan Nasıl İş Aranır?




Bu yazımda iş yok olan yerlerden nasıl iş yaratılmaya çalışılır onu anlatacağım. İş bulma ve sonrasında da mevcut işimden ayrılma konusunda git gide daha çok deneyim kazanır oldum. Bu nedenle junior uzman kıvamında bir kaç tavsiye verebilirim diye düşünüyorum.

Öncelikle hangi alanda, ne iş olsa yapmazsınız buna karar verin. Ben kendimi tanıyan biri olarak açıkça belirtebilirim ki satış, pazarlama ve hizmet sektörü hiç bana göre değil. Hem satış odaklı çalışıp bir de üstüne müşteri memnuniyetini esas alıp inceden inceye de patronun egosuna takviye yapma alanında beceriksizim. Neyse şimdi en azından iş ilanlarının içeriğini incelerken nelere bakmamız lazım biliyoruz. Diğer bir nokta da Allah aşkına eşiniz, halanız falan size yapma dediği bir iş varsa yapmayın abi, bakmayın o işlere de. Çünkü her iş zaten yeteri kadar can sıkıcıyken bir de üstüne her gece evde tatsızlık yaşamayın. Benim için bu alan bankacılık mesela. Nicky kesinlikle bankada çalışmamı istemiyor. Bunun altında yatan sebep de (bence) benden önceki sevgilisinin bankacı olması ama neyse bu benim hastalıklı beynimin ürettiği saçma bir çıkarım da olabilir.


Konumuza geri dönersek; şimdi kendinize bir bookmark folder açın ve içini gün gün nasıl doldurup büyüttüğünüze bakıp kendinizle gurur duyun.


1) Kariyer. net gerçekten çok işe yarayan, güvenilir bir kaynaktır. Adam gibi kendinize CV yapın ve her önünüze gelen yere başvurun. Sakın ha yanlış cover letterı yanlış firmaya göndermeyin. Kariyer.net bedava, yani elinizi korkak alıştırmayın her hafta ortalama 2 - 3 firmaya CV gönderin. Sonrasında sabırlı olun bekleyin.


2) Kariyer.net e bakarken gözünüze diyelim ki bir firma çarptı, ya da ilginç bir pozisyon ismi; bırakın beyniniz serbest çağrışım yoluyla coşsun: Mesela Gümrük Elemanı olarak iş bakıyorsunuz diyelim, yaratıcı olun ve Dış Ticaret Uzmanı, Foreign Trade Specialist, Company Representative gibi bir ton pozisyon adını deneyerek iş arayın. İnanın bana bir çok firma kimi hangi ünvan ile arayacağını tam olarak bilemiyor çünkü herkese her iş yaptırmak istiyorlar zaten. Ha unutmadan hem TR hem de ENG olarak her bir aramayı tekrarlayın. Daha önce Nicky için iş ararken fark ettim ki adamlar Native Speaker iş ilanına çıkmışlar ama denyo gibi ilanı Türkçe vermişler mesela!


3) Gözünüze çarpan beğendiğiniz firmalar mı var mesela ASELSAN, Johnson & Johnson, PWC gibi gibi - benim konumumda bu UNFICYP - inatla her hafta internet sitelerini kontrol etmeniz lazım. Bunu da alışkanlık halinde getirmek için o sitelerin iş ilanlarının olduğu linkleri bookmark listenize ekleyin.


4) Şimdi tamam avınıza odaklandınız ama hazırlık yapmanız lazım. Bunun için Linkedin üzerinden o firmalarda çalışan kallavili adamları ekleyin. Adamlar ne kadar büyükse o kadar hızla sizinle connect yapıyorlar. Denemesi bedava! Böylece işte siz de ufaktan piyasaya girmiş oldunuz. Ben mesela Kıbrıs'ta yürütülen aktif EU projelerini kesiyorum bu yolla. Yani hem projeler hakkında bilgi alıyorum hem de hangi pozisyonda kim çalışmış bakıyorum.


5) Bir - iki tane bile kilit isim bulduğunuzda Linkedin üzerinden hemen geçmiş iş tecrübelerine bakın. Sizin olmak istediğiniz yere gelmeden önce nerelerde hangi pozisyonlarda çalışmışlar. Hemen o firmaları da bookmarklayın ve/veya o pozisyon isimleri üzerinden search yapın.


6) Evet tüm bunları yaptık ve halen daha can alıcı bir fırsat karşımıza çıkmadı mı? Bu durumda saksıyı çalıştırıp çevremize bakıyoruz. Hayat devam ediyor yani insanlar okula gitmek zorundalar mesela. Hoooop; üniversitelerde idari pozisyonlara bakabiliriz. Biz de tüm üniversitelerin listesini yapar onların iş ilanları sayfasını bookmarklarız. Ya da düşünün mesela başka ne olabilir? Medya, Yerel Basın, Ticaret Odaları, Danışmanlık Firmaları, Dernekler, Vakıflar ve hatta Özel Dedektiflik Firmaları.... O bölgede yaşayan insanlarla konuşun, onları dinleyin.


7) Bazen de öyle bir zaman gelir ki tamamen farklı bir bakış açısı geliştirmemiz gerekir. Mesela bir bakarız Avrupa'da Amerika'da başkaları ne yapıyor. Anlıyorum ki orada bir home based, remote jobs diye bir sektör gelişmiş. Hemen hayal kurup kafada hesap yapıyorum. Ulan saatlik 10 USD/EURO/GBP bana fark yapmaz hangisi olsa şeklinde çalışsam, bir günde 4, haftada 20 saat çalışsam, ayda ohaaaa ne tatlı para diye yükseliyorum. Hemen 3-4 tane siteyi de bookmarklayıp iş kovalıyorum.


8) Diyelim ki yok arkadaş hiç bir yerden ses çıkmıyor. Acaba o zaman emlakçılık mı yapsanız? Ev başına ne kadar komisyon alınıyor bilemiyorum ama sanırım %10 gibi. 280.000 GBP ye Kıbrıs'ta ev satsam 2800 GBP yapar. Bana da o para rahat 4 ay yeter. Acaba müşteri kapmak için emlakçıların yanında mı çalışsanız? Hayır büyük düşünmek lazım. Hemen UK temelli bir kaç relocation acentası bulmak ve onların local rep olma istediğinizi belirtir mailler döşeyebilirsiniz. Ya da yaşını başını almış emekli UK vatandaşlarna size ayda 250 GBP vermek koyar mı ? Bence koymaz bunun gibi bir başlangıç yapabilirsiniz.


9) Oturduğunuz yerden bir seviyeye kadar network kurarsınız. O zaman hemen sosyalleşelebilecek taşaklı adamları bulma zamanınız geldi. Mesela Rotary Club veya Elçilik Barları veya International Kermesler, Gruplar..... Internetten bulun bunları ve gidin toplantılarına. Birileriyle tanışın.


10)Bence en son çare olarak elden CV vermeye gidin. Bunu dürüst olayım daha önce hiç yapmadım. O nedenle etki ve sonuç analizi yapamıyorum ama halen daha insanların büyük bir bölümü bu yönteme güveniyor. (Tabi mesela insanların bir çoğu halen daha geri çekilme methodunu da uyguluyor ama başarı oranı malumunuz, neyse)


Bunlar harici varsa eğer sizin bildiğiniz yol - yöntem bana da bir çıtlatın, be. Çünkü ben Kıbrıs'ta iş arıyorum ve bu konuda da çok ciddiyim. (Not: Bunu tesadüf de olsa okuyacak olan iş arkadaşlarım varsa korkmayın lütfen sizi asla zor durumda bırakmam.)