7 Haziran 2017 Çarşamba

Freddy the "Fiesta" Araba İncelemesi (Bayandan Az Kurcalanmış)

Gençler Selam,

Bir kadın olarak pek fazla hareket ettirilemediğimiz bir alan olan “arabalar” ile ilgili sizlere küçük bir paylaşım yapmaya karar verdim. Kendi arabamı yakında satacağım ki malum Kıbrıs’lara gidebileyim.
Ama ben küçük kırmızı arabamı çooooook seviyorum o nedenle anı kalsın diye birkaç şey yazmak istedim.

Öncelikle kendisi dostlarımın arasında “Küçük Kırmızı Araba” olarak bilinse de gerçek adı Freddy the Fiesta. Bu ismi ona ana-babası olarak biz verdik. Çünkü canımız öyle istedi. Ayrıca Ford – Fiesta: Freddy şeklinde de serbest çağrışım yapmıştık. 
Neyse.


Şimdi benim sevimli arabam bir kere boyut olarak küçük ama hacim olarak yeterlidir. 
Tüm insanlığın yatak odasında bile isteyeceği türde mükemmel ebatlara sahiptir. 
Ön yolcu koltuğu tarafındaki panelde bir tür tasarım devrimi yapılmıştır.
O bölüme kazandırdıkları ekstra alan sayesinde yan koltuğunuzda oturacak her tür iri kıyım adam rahat rahat homurdanmadan seyahat edebilmektedir. Böylece “çek sağa kızım, bırak ben kullanayım! Off daraldım” gibi söylemleri hiç duymadım.

Resmi internetten buldum, temsilidir ama aynen böyle benimki de.
Arka koltukta çok az seyahat ettim ama bence orası da mükemmel. Sonuçta benim arabamın arka koltuğu yanı. Oturduğunda sana masaj yapacak değil ya!

Freddy 1998 doğumlu yani 19 yaşında bir genç! Hem kendi tecrübeleri var istifade edebileceğiniz hem de biraz asi! Ne demek istediğimi anlamak için siz onu bir de rampa kalkışlarında görün. Tam bir çılgın :)

Deposu (sanırım 42 lt) ve 155 TL gibi bir fiyata fullenebiliyor ama kaç km gidiyor derseniz bilemeyeceğim. Hafta içi her gün işe git gel 30 km (günde), hafta sonları da keyfe keder toplam 20 km yapıyorsam. Ortalama 20 – 25 günde bir benzin alıyorum. İşte siz hesap ediverin artık kaç km gidiyormuş full depo ile. Mesela 19 Mayıs’ta Nicky ziyaretime geldiğinde depoyu fullemiştik ve ben 5 Haziran’da yeni 50 TL benzin aldım. Yani arkadaş bence ekonomik. (Çok gezdik yani)
1 full depoyu, maaşınız yatınca alıyorsunuz sonrasında da bir 50 TL kaynak yapıp hooop yine diğer ay geliveriyor. Bu da bana yetiyor.

Yaklaşık 2 senedir kendisi bende ama şimdiye kadar beni 1 kez bile yolda bırakmamıştır. Haa yaramazlıkları olmadı dersem yalan olur. En sık yaptığı şaka akünün bitmesiydi. 
Çünkü kendisi farları açık kaldığında uyarı vermiyor.
Böylece sabah işe gitmek için araca geldiğinizde kapıları bile açacak güç bulamıyorsunuz araçta. O zaman ne yapıyoruz? Sevgili taksici abilerimizden yardım istiyoruz ve 20 TL karşılığı 10dk içerisinde kendimiz yine yollarda buluyoruz.
Bu eylemin sonucunda radyo sıfırlanıyormuş. İlk öğrendiğimde ben şoook! Kod lazımmış girmek için. Bildiğin internette falan arattım nasıl crack yaparız kafasında. 
Sonra forumlarda biri demiş ki kullanma kılavuzunun içinde yazabilir.
İşte o zaman öğrendim ki torpido gözü gizli bir dünyaymış ve evet şifre de orda yazıyormuş.

Bu 2 senelik zaman diliminde polis beni şimdiye kadar 1 kez durdurdu. O da Cinnah ile Rixos Otel arası yolda 5 senedir duran polisler var ya onlar çevirdi bizi. Tabi biz panik çünkü direksiyonda Nicky var ve kendisinin ehliyeti hem yabancı hem de Nuh nebiden kalma.
Yani emniyete gidip TR ehliyet çıkartmalıydı hiçbir zaman yapmadı. Ahaaa dedik yedi cezayı! Benim kafamda bunlar dolaşırken polis abi sordu aracın sahibi sen misin? Evet dedim benim. O da hemen yapıştırdı ardından asıl soruyu: 

“ O zaman neden aracınızda sahte plaka takılı?”

Haydaaaaa….. 

Bu da nereden çıktı şimdi? 
Ben laf gebelemece tabi: Ne sahtesi? Nerden biliyorsun sahte? Bak ruhsatım var? Nasıl yani?....  

  - Dedi mühür yok bu plakalar üzerinde. Ben de mühür mü? Bunlar olmasın diye kağıt parçalarını gösterdim plakaya yapışık. O dana bana kibarca hanımefendi mal mısınız? Onlar sticker, mühür – soğuk damga gibi bir şey dedi.

  -Ahaaa dedim bagajda var benim 2 tane plaka. Onlar olmasın? Açtık bagajı ve bingo. Orijinal plakaları bulduk.

 - Polis bana dedi ki hanımefendi neden aracımın bagajında plaka var diye sorgulamanız mı? Yok dedim sorgulamadım. Hiç düşünmedim bile bu konuyla ilgili dedim.

Sonradan öğrendim ki insanlar araçları daha temiz gözüksün diye (aynı sayı ve numaralardan yani) plaka yaptırıp araçlarına takıyorlarmış. Ama bunun cezası da yalan olmasın 480 TL mi ne dedi polis.  Sağ olsun ceza yazmadı tabi, git hemen en yakın tamirciye – bir yere değiştirsinler plakalarını dedi.

İşte o plakalar Nicky ile en büyük kavga sebeplerimizden biri oldu. Kendisi bir erkek olarak işe yaramak istedi ve plakaları kendi değiştirebileceğini söyledi eğer ben ona vidalama zımbırtısından alırsammış. Yaaa dedim bi s…… Ben, o vakit kendim de takarım o plakaları!
Neyse Allah büyük. Tam o sıralar ben otoparktan çıkarken aracın ön burnu değmiyor değil mi bir yerlere diye kasarken sol dikiz aynamı ağaç dalına çarpıp kırmıştım. 
Onu değiştirtmeye Ulus’a gittik de plakalar da beleşe vidalanmış oldu.

Ahhhh ahhh ne anılar ne anılar….

Anlat anlat bitmez ama sürprizi sona sakladım.
Bu bizim Freddy sen durduk yere, hiç sebepsiz yani, bir anda farlar açık kalınca uyarı vermeye başladı! İnanmayanlar için işte video:

Bu böyle 2 – 3 ay kadar devam etmişti. Sonra geçenlerde aracı tamirciye götürdüm, bir senedir eli değmemişti kimsenin bir bakılsın demiştim ki işte aracı geri tamirciden aldığımda artık uyarı vermez olmuştu!
Tamirciler arabamı bozdu resmen:( 
Onu hadım ettiler gibi! 
Ruhuna bıçak sapladılar, kesip attılar havalı tarafını gibi hissediyorum. 
Anlıyor musun? 

Neyse özetle arabam şekil, önümden çekil!

Varsa arabamı satın almak isteyen mail atsın, nokta olsa yorum yapsın. 
Ben gelirim siz nerdeyseniz, rahat olun. Kasmayın, ok?

Cheers.

4 Haziran 2017 Pazar

En Sadık Dost Depresyon




Baştan söyleyeyim bu biraz uzun bir yazı olacak. Genellemeler, fikir ve tavsiye vermeler benim işim değil. Sizin doktorunuz ne diyorsa o doğrudur sakın aptalca çıkarımlar yapmaya kalkmayın burada okuduklarınızdan. Ben bunları yazmak istedim çünkü hem bir tür itiraf olsun bana hem de 30 yaş planlarım arasında depresyonsuz bir hayat planım var ki kendi yol haritam belirsin. 

Sanırım sene 2008'di ilk kez kendisiyle tanuştım. Ne olduğunu anlayamadan gününü gecesini benimle geçirir olmuştu. O zamanlar hemen panik yapıp psikiyatriste gittim. Devlet Hastanesinde bir doktorla 10 dk kadar konuştuk. Bana dedi ki depresyonda olabilirsin ya da şımarıklığından kalkmış buraya da gelmiş olabilirsin. Olay beyindeki o sinirlerin birbirileriyle sağlıklı iletişim kuramaması gibi bir açıklama yapmıştı. İlaç olarak Efexor Xr ve uyumama yardımcı olsun diye de Laroxyl verdi gönderdi. Belki bir 20 gün sonunda kendisiyle yine görüştüm bu kez de 3. bir ilaç olarak hemen Seroquel ekledi günlük kokteylime. Tabi ki ben yine çok mutsuzdurm. Gizli gizli içki içiyordum. Hatta içki içecek yer bulamıyorsam çantama gizlediğim milller şişelerini evimize yakın LcWaikiki mağazasının soyunma kabininde kafama dikiyor, sonrasında kalabalığa karışıp yokluk oluyordum...


Sonları anladım ki olay kafanı meşgul etmekle ilgili. Ben de günde 14 - 16 saat barda garsonluk yapmaya başladım. Sabaha karşı eve saat 4'te gelip Aspava'dan dürüm soyleyip TV karşısında uyuyor sonra saat 12:00 gibi uyanıp duş alıp yine işe gidiyordum. Böyle bir 6 ay kadar devam ettim ve evet her gün içtim de.


Sonra kendimi bir ara güçlü hissedip kafama göre hapları almayı kestiğim bir dönemim olmuştu ki bir anda çok feci çöktüm. Geceleri ağlama hissiyle uyanıp saatlerce sigara içip karanlıkta evin köşelerinde oturuyordum. Sonra haplarıma yeniden başladığımda da bu kez dozları fazla geldi ve 24 saatten fazla uyudum ilk günü. Bara işime çok geç kalarak gittim ve kendimi değersiz rezil hissettiğimden o gece devamlı ağlıyordum ve beni eve yolladılar. Sen git bugün çalışma dediler. Hatta bar işletmecisi abimiz "Kızım mal mısın insanlar çok uyudum diye ağlar mı? Salak mısın?" diyerek olayın aslında ne kadar da kof olduğunu bana göstermeye çalıştı.


Sonra psikiyatrist yardımıyla tüm ilaçlarımı bıraktım. O dönemde de deli gibi elim titriyordu. Tekila shot servis yaparken titremekten dökülüyordu içki ama sanırım en fazla 4 gün sürdü bu durum ve geçti. Sonrasında ben de Work & Travel ile Amerikaya gittim. Orada hiç ilaç kullanmadım ama her gün rezil kopekler gibi sızana kadar kusana kadar içki içtim. Çok güzel bir yaz geçirdim. İyi ki de yapmışım. Fırsatınız varsa gidin derim mutlaka.


Evet Amerika'da McDonalds'ta çalıştım.
Amerika macerası bitti Eylül'de kalktım Ankara'ya geri geldim. Okulum hala tam bitmemişti ama iş lazımdı. Ben de duty free den aldığım bir şişe Cardinal Melonu mutfakta oturup bitirken sayısız yere iş başvurusu yaptım. Bir kaç gün sonra da bir firma aradı iş görüşmesine gittim ve ofis hayatım böylece başlamış oldu.

Ofis kızı olduğumda başlarda hayat çok güzeldi. Maaşımı alıyorum, her gün işe çift vasıta ile gidip geliyorum ve yine haftada 3-4 kez dışarı çıkıp partiliyordum. Aradan böyle 4 sene kadar geçti. Bir anda yine depresyonun o unutulmaz melankolik hissi, kendini ve hayatını değersiz hissetme duygusu beni yine vurdu. Bu kez insanlara karşı da sinrliydim. Sadece kendime değil dünyadaki acıların hepsi için hıçkırarak ağlıyordum. Tüm savaş çocukları sanki kardeşimdi , dünyada yaşanan en sıradan terör olaylarını sabah işe gitmeden TV den görünce göz yaşlarımı tutamıyordum. Doktora gittim. Bu kez Madalyon'a gittim. Adam beni dinledi ve dedi ki evet hayatında değiştiremeyeceğin şeyler var kabul et. Kendini suçlu hissetme çünkü sende hata yok. Ailen böyle ve hiç değişmeyecekler evet insanlar maalesef böyle onları da değiştiremezsin. Bana ilaç vermedi. Sosyalleş ve abartıya kaçmadan iç hatta dedi. İyi gelmişti bana onunla konuşmak ama inatla dedi ya değiştiremezsin bir şeyleri diye. İşte o kısmı ben tersden anladım ve gittim işimden istifa ettim. Planım kardeşimin yanına Belarus'a a taşınmaktı. Hep kendime tekrarladığım bir cümle vardı dilimde: "Hayatta neye sahibim ki? Bir hiç. Aile yok, iş-kariyer planlarım yok, işe yaramaz bir diplomam var, sevgilim yok, kendi evim bile yok!" Bu söylem aklımda gideyim dedim gidemedim. Başta ailem otur oturduğun yerde dedi. Hayat bu kabul et. İşin gücün var çalışıyorsun işte dedi. Ben gidemedim ama tek başıma kendi evime çıktım. Artık bir evim yuvam vardı ve bunu korumak için çalışmam lazımdı. Kısaca kendi kendimi tuzağa düşürdüm.


Sanırım aradan yine 1-2 yıl geçti. Yine kutilerim beni içten kemirir olmuştu. Bu kez çalışıyoruz ya paramız var azıcık kalktım bir ton para vererek başka bir doktora gittim. Öküz bana dedi ki senin problemin çevrendeki dost dediklerin. Benimle terapiye başlarsan anlayacaksın ki sen arkadaşlarını sevmiyorsun. Onlarla içki içmemelisin. Hepsinden kurtulup tek başına özgürleşmelisin. Tartıştım adamla. İnatla diyorum ki bak dostum hayatta hiç bir şeyim yok sadece haftada bir kaç kez görüştüğüm arkadaşlarım var. Nasıl olacak bu iş? Neyse bir daha gitmedim onu görmeye.

Ardından da yine Madalyon'a gittim. Bu kez görüştüğüm doktor da bana inatla dedi ki senin öfke kontrolu sorunun var ve bana kokteyl gibi yine 3 tane ilaç dayadı.  Hatta daha önce hiç aklıma gelmemiş olan şahane tavsiyesini de verdi: "Eğer daha az alkol kullanmak isterseniz bardağınızdakini soda ile değiştirmeyi deneyebilirsiniz." Cidden yaa? Vay anasını, nasıl olur da ben bira içmek yerine barda soda içmeyi denememiştim ki? (Yarrak kafalı)

O ilaçların arasında da adı Wellbutrin olan lanet şey de vardı. İlacı aldığımın ilk günü evime gelip yerleri sildim (yeşik renkli olan ile) ve Snowpiercer izledim. Sonraki 1 sene boyunca her gün ve gece o filmdeki sahneler durduk yere aklıma geliyordu midemi bulanıdırıyordu düşünmek bile. Artık yer temizleyicisi olarak yeşil renk sıvılardan alamıyorum yine midem bulanıyor. O ilaç ile sigara kokusundan da tiksinir olmuştum. İçki içemiyordum. Ama içmek de istiyordum. Tabi ki yan etkileri 2 hafta kadar sürdü ben yine eski rezil yaşantıma geri dönmüştüm.


O dönemde Fethiye'ye arkadaşımı ziyarete gittim. Hayatımda ilk kez başkasının evine misafirliğe gitmiştim. Çok güzel zaman geçirdim. Dostumla uzun uzun konuştuk ve ben ilaçları yine kafama göre bıraktım. Bu kez kendimi iyi hissediyordum ama. 


Hayatımdaki azıcık güzel insanlardan biri..
Ha bu arada da yukarıdaki süreçte ağzıma sıçan acılı 2 tane de aşk yaşadım bitti. Adamlar beni aldatıp defolup gitmişti. O dönemlerde çöksem de onlar depresyon değil diye girmedim o mevzulara.

Neyse sonra internetten sevgili bakınmaya başladım ve hayatıma Nicky girdi. Çok güzel bir 2,5 seneyi beraber Ankara'da geçirdik ve o şimdi Kıbrıs'a taşındı. O giderken yine kafamda kendimle yapmak istediğim güzel planlar vardı. Sadece 3 gün kadar sürdü. Sonra ben onun yokluğunda yine çok içki içmeye başladım, evimi hemen hemen hiç temizlemiyorum. Ayakkabımda bir leke mi var umrumda değil uğraşıp onu silmiyorum bile. Koltukta uykuya dalarken kafamdaki toka canımı yakıyor ama çıkarmaya üşeniyorum... Yine mutsuzum. Dışarı çıkmak beni sinirlendiriyor. Trafikteki insanların öküzlükleri beni yoruyor. Mekanlardaki ayarsızlıklar beni delirtiyor. Ofisteki yapmacıklar bana zaman kaybı geliyor. Kısaca ben de gitmek istiyorum ve bu kez bakalım ailem de tamam diyor...


Biliyorum ki hayatı yaşanılır kılmak için birilerine veya onaya ihtiyacımız yok ama benim için durum farklı. Ben güne uyanıp eyleme geçmeyi kendi adıma yapamıyorum hayatımda bana değer veren biri - bir şey varsa o zaman enerjik oluyorum. Kıbrıs ve 30 yaş planlarım ile umarım ben de değişeceğim ve her şey daha güzel olmasa da farklı ve anlamlı olacak diye umuyorum...


Sevginin gücünü hepimizin hisstmesi dileğiyle....